15 Mayıs 2013 Çarşamba

Hatay saldırısı, Suriye meselesi, medyanın pervasızlığı

Merhabalar...

50'den fazla canı kaybettiğimiz Hatay saldırısına, hükümetin ve medyanın konu hakkındaki tutumuna değineceğim biraz.

Türkiye'nin yakın tarihindeki en kanlı saldırısı geçtiğimiz gün Hatay Reyhanlı'da gerçekleşti. Saldırı sonrası hükümet kanadından yapılan ilk açıklamalarda hedef Suriye olarak gösteriyordu. Herkesin kendine yonttuğu nadir terör saldırılarından biri oldu bu. Kimine göre saldırıyı Suriye, kimine göre Suriyeli muhalifler(!), kimine göre iki ülke arasında gerginlik yaratmak isteyen küresel güçler...

Fakat burada iki kişinin açıklaması çok önemli. Biri Erdoğan diğeri Esad.

Erdoğan ilk açıklamalarından beri Suriye'yi hedef gösterdi, gösteriyor. Fakat kafasındaki karışıklık, cümlelerine de yansımış durumda. Ben, Erdoğan'ın sözlerine bakarak ciddi anlamda bir istihbarat savaşları döneminde olduğumuzu okuyorum.

Erdoğan'ın ilk açıklaması:

"...Bu süreç hassas bir süreç. Özellikle çözüm süreci diye ülkemizde yeni bir dönemi başlattık ve bu yeni dönemi hazmedeyemenler, ülkemizdeki bu özgürlük havasının teneffüs edilmesine ne yazık ki olumlu bakamayanlar, bu tür eylemler içerisine girebilir."

Daha sonra...

"Bizi Suriye'deki bataklığa çekmeye çalışan her provokasyona karşı son derece soğukkanlı olmak zorundayız."

ve daha sonra...

"...Zaten netice ortaya tam çıktığında hepsi açıklanacak. Ama olay kesinlikle rejimle alakalı bir olaydır, rejim bu işin arkasındadır, bu belli. Ama rejimin tabi Türkiye'de uzantıları var. Ve bu uzantılar üzerindeki çalışmalar da derinleştirilerek devam ediyor.
...
Mültecilerle ilgili provokasyonlar. Aslında bu olayların muhalif güçlerle yakından, uzaktan alakası yok ama burada muhalif güçleri zan altına almak ve Türkiye'deki sığınmacı olan bu kardeşlerimize karşı böyle bir operatif yaklaşım içerisine girme gayretleri var."

Yukarıdaki sözlere bakarsak Erdoğan diyor ki; Esad bu saldırı ile bizi Suriye'ye çekmek istiyor.

Akla mantığa sığıyor mu bu? Sığmıyor. Muhaliflerle ve İsrail'le uğraşamayan Esad, bir de Türkiye'yi başına bela edecek hatta NATO'ya da koz verecek öyle mi?

Tüm verilen bilgilere rağmen (istihbarat savaşları) bu saldırının Suriye tarafından yapılmadığı ihtimali Erdoğan'ın kafasını allak-bullak etmiş durumda. Erdoğan'ın çelişkili açıklamaları bunun göstergesi. Ancak Erdoğan, bu saldırıyı kullanarak da desteğini alamadığı halkı Suriye konusunda arkasına almaya çalışmaktan vazgeçmiyor.

Bir başka deyişle, Irak'ta ABD'nin isteklerini yerine getiremeyen Erdoğan, bu kez canla-başla mücadele ederek BOP Eşbaşkanlığı görevini yerine getirmek istiyor.

Erdoğan uzun bir süredir Suriye düşmanlığında sınır tanımıyor. Tüm emperyal devletlerden daha da gözünü kan bürümüş şekilde Esad'a saldırıyor. Bunun sebebi, Erdoğan'ın bu konuyu artık ölüm-kalım melesi haline getirecek kadar kişiselleştirmiş olması. En son "Suriye'de olup bitene sessiz kalacaksam, koltuğu bırakır giderim" diyecek kadar da -her ne kadar şov olsa da- uç noktada olduğunu gösterdi.

Peki neden? Neden Erdoğan bu konuyu bu kadar "büyüttü?"

1. Erdoğan, bir anda başlayan Arap ayaklanmalarının hızlıca sonuçlanmasını göz önüne alarak Suriye'de de bunun aynısının olacağını düşünüyordu.
2. Esad düşmanlığını başlatan Amerika ve Avrupa, ABD'nin Ortadoğu'daki gölgesi olan Türkiye'yi Suriye'nin üzerine attıktan sonra bir kenara çekildi. Hatta öyle ki, bir ara Suriye, neredeyse tamamen ABD gündeminden çıkmış durumdaydı ve o dönem Erdoğan ise Irak'a savaş açan George Bush'tan farksızdı.
3. 1 Mart tezkeresini geçiremeyip ABD'ye Irak'ta yardım edemeyen-ABD askerlerini Türk topraklarına sokamayan Erdoğan, bu kez benzer bir durumda ABD'nin AKP'ye karşı asla affının olmayacağının farkında.
4. Erdoğan ve Davutoğlu, bölgede Yeni Osmanlıcılık oyunu oynamaya çalışıyor, bunun için de Sünni yönetimler yaratmak istiyor. Bunun için öncelikli olarak Esad'ın gitmesi gerekiyor. Erdoğan'ın bastırılmış mezhepçi düşünceleri de Esad düşmanlığının altında yatan sebeplerden biri olabilir.

Tüm bu süreçte çok önemli bir ayrıntı var. Esad karşıtlarının hiçbiri birbirine güvenmiyor.
Türkiye, ABD'yi Suriye'ye sokmaya çalışıyor. "Sen gir, ben de desteklerim" diyor.
ABD, Türkiye'yi Suriye'ye sokmaya çalışıyor. "Sen gir, NATO olarak arkandayız" diyor.
Aynı şey Avrupa ve BM için de geçerli...

BALYOZCU KİMMİŞ?

Balyoz davasındaki o kolpa iddialar neydi?
"Kendi uçağımızı düşürüp, terör eylemleri gerçekleştirerek komşu ülkeyle aramızda savaş çıkarmak."

Hatay'da patlayan bombalar gibi yani.

E Balyozcular içeride... Peki bu Balyozcular kim? Biz buna "Dervişin fikri neyse zikri de odur" deriz. Şerefli komutanlara yapılan suçlamalar, tamamen istihbarat örgütlerinin insanlık dışı taktiklerindendi ve bugün görüyoruz ki onları yapanları yargılamayı bırak, isimlerini bile zikredemiyoruz.

AKP MEDYA PLAYER

Türkiye'deki basın/yayın organları, yani özetle medya, tamamen iktidarın oynatıcısı. İktidar bu durumda media player oluyor..

Patlamadan kısa bir süre sonra, konu ile ilgili yayın yasağı getirildi. Bu yasak, iktidar yandaşlarına göre provokasyonun ve ülkede oluşabilecek infial ortamının önüne geçmek içindi.

Peki medyanın görevi nedir?

Basit anlatımla medya, halkın haber alma hürriyetini sağlamakla yükümlüdür. Misyonu budur yani.

Dikkat ettiyseniz, yayın yasağına rağmen konu ile ilgili NTV, Habertürk gibi kanallarda gerçekleştirilen televizyon programları ve programa katılan "uzmanlar" sürekli olarak patlamadaki Suriye parmağına vurgu yapıyordu. Belli ki yayın yasağı iktidarın söylemlerinin dışında gerçekleşirse devreye giriyor.

İnternet haberciliği ise tamamen durumun cılkını çıkarmış durumda.

Ensonhaber adlı siteden iki örnek.


AKP'ye destek vermek için bir süredir PKK ile yapılan pazarlıkları "Barış geliyoooöörr" söylemleri ile manşete taşıyanlar, bir anda savaş çığırtkanlığına başlamış. Bak seeen. Hadi padişah hazretleri ile birlikte kaşısana Suriye'yi koçum.


Neymiş, Esad'ın saldırıyı kınayıp "ortak soruşturma açalım" demesi 'küstahça' bir açıklamaymış.
Not: Patlamalara soruşturma açmak isteyen Esad'a küstah diyenler, medyaya yayın yasağı uygulayan iktidar tarafından yönetilen ülkede habercilik yapıyor. Yersen.

Aynı haber Samanyoluhaber'de:

"Esed'den pes dedirten açıklama!

Esed, Reyhanlı saldırısına ilişkin öyle bir açıklama yaptı ki...

Suriye 'deki Esed yönetimi Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde meydana gelen bombalı saldırıları kınadı."

Bkz: http://www.samanyoluhaber.com/dunya/Esedden-pes-dedirten-aciklama/1009810/

Böylesine gergin bir ortamda, 50'den fazla kayıp veren, canı yanan Hataylılar zaten kendisini yeterince sahipsiz hissediyor, devletin kendilerini yalnız bıraktığını düşünüyorken ortaya bir de kendini bilmez birileri tarafından suçlanmaya başlandı.

Neymiş, Hataylılar Suriyelilere baskı uyguluyormuş. Hatta Hakan Albayrak adlı insana göre, patlamada yaralanan Suriyelilerin ölüm sebebi, Hataylıların patlama sonrasında başlarını ezmesiymiş.

Bak bak :

Haber için tıklayın
La bi kere o elini indir sen. Böyle pervasızca açıklamayı yapan adama, "Olum sen Hataylılara insanlığı öğretecek adam mısın?" diyen bir kişi de çıkmaz mı arkadaş? Çıkmadı aga. Hatay medeniyetlerin beşiğidir kamil. Senin dedikoduya dayalı üç kuruşluk haberciliğin Hatay'daki hoşgörüyü, sağduyuyu bozamaz. Orada mezhep, ırk, din, dil kavgası olmaz. Orası, sizin Obama ağabeyinizin mezhep savaşını en son sokacağı yer. O da sizin gibi içeriden ülkeyi karıştıran andavallar yüzünden.

Bir de açıklama yapmış: 'Bu ülkenin çocuğu olmaktan utanıyorum' diye. Ben de senin kendini bu ülkenin çocuğu sanmana götümle gülüyorum moruk.

Patlama sonrası gazete manşetlerine bakalım.

Saldırıdan bir gün sonra, 12 Mayıs... Ortak mesaj: Esad yaptı. (El Muhaberat ya da Acilciler)


13 Mayıs manşetleri... Özet: Kesin Esad yaptı. Taşeron örgüt ise Acilciler. Başında ise Mihraç Ural.




14 Mayıs manşetleri... Özet: Allah belamı versin Esad yaptı bak. Valla. Hem depoda para da çıktı bak.



Devletümüz hemen operasyon yapıp, katliamı gerçekleştirenleri buldu ve apar topar yarısını tutukladı yarısını da salıverdi. İçimiz rahat etti. iyiki vrsn aşkm sni çk sviyrm mck

51 kişi öldü lan. Böyle suçlu mu yakalanır? Kimmiş bunlar. İsimleri ne? Daha önce hangi eyleme karışmışlar. Madem itiraf etmişler(!) kim için yapmışlar? 

Katliamın sorumlusu olarak gösterilen Mihraç Ural, "ARTIK ACİLCİLER DİYE BİR ÖRGÜT YOK" derken,(bkz) bunlar neyi itiraf etmiş?

Bakın tutuklanan isimlerden biri olan İlhan K'nın bir yakını ne diyor:
"Medyada inanılmaz haberler çıktı. Sınırı geçerken, kaçarken yakalandı diye. Hayır, yalan söylüyorlar. Pazar sabah 06:00'da yatağında uyurken eve baskın yapıp gözaltına aldılar. Hiç böyle büyük bombalama yapan kişi evine gidip yatağına yatar mı?

Kendisi telefon satıyor. Diğerleri ise onun hat ve telefon sattığı kişiler. Polis de zaten yaptığı baskında bu telefonları satın aldı. Böylece bir örgüt yarattılar. Hiçbirinin örgütle ilgisi yok. Suriyeli de değiller. Bölgenin çocukları hepsi. Antakyalı, Samandağlı, Harbiyeli. Ortak özellikleri ise hepsinin Alevi olmaları.."

Erdoğan ABD yolcusu ve Obama'yı ikna etmeye gidiyor. "Gel Suriye'ye gir, ben de destek olacağım" diyecek. "Bak Suriye'ye müdahale için iki şartın vardı ikisi de gerçekleşti. E GİR ARTIK KANKA" diyecek muhtemelen. Bu şartlardan biri Suriye'deki savaşın komşu ülkelere sıçraması idi, diğeri ise rejimin kimyasal silah kullanmasıydı. Erdoğan'ın ABD ziyaretinden bir kaç gün önce kimyasal silah bulguları var demesi, ve ziyaretten hemen önce Hatay saldırısının olmasına bir de bu açıdan bakın dilerseniz.  

Hitler'in propaganda bakanı Joseph Goebbels'ın bir sözü var:
"Ne kadar uçuk olursa olsun bir yalanı yeterince tekrar edersen insanlar ona inanır."

Önümüzdeki günlerde kimyasal zırvalarını sürekli duyacağız muhtemelen...

24 Mart 2013 Pazar

Büyük Ortadoğu Projesi tam gaz devam!.. / Merkez: Diyarbakır

Türkiye, tarihinin en aciz dönemini yaşıyor...

Sözde barış sürecinden, Öcalan'ın mektubundan ve PKK'nın Diyarbakır'daki şovundan bahsediyorum elbette...

Şu ana kadar her adımını üç aşağı beş yukarı önceden tahmin ettiğim bir süreç bu. Blogda önceki yazılarımı takip edenler durumun farkındadır.

Yıllar önce "Diyarbakır'ı Büyük Ortadoğu Projesi'nin yıldızı/merkezi yapacağız" diyen Erdoğan, 21 Mart 2013'te en büyük somut adımı atmış oldu. Devlet, Öcalan'ı artık sadece PKK'nın değil, Kürtlerin de lideri statüsüne getirdi. Barış güvercini ilan etti.


PKK: 1 TÜRKİYE: 0

PKK'nın Diyarbakır şovu ve Öcalan'ın mektubu Erdoğan'ı maçın ilk dakikasında 1-0 geri düşürdü. Her ne kadar medya "PKK bitiyor, barış geliyor" manşetleri atsa da Öcalan'ın mektubu hiç de bu yönde değildi. Evet, barıştan ve demokrasiden söz etmişti fakat az buçuk devlet politikalarıyla ve kullanılan manipülasyon tekniklerine dikkat ediyorsanız, bu sözcükleri en çok kullananların emperyalist devletler, bölücüler ve işbirlikçi köşe yazarları olduklarını zaten biliyorsunuzdur.

PKK'nın Diyarbakır şovu, AKP'yi sürecin mimarı olmadığının net göstergesi oldu. Öcalan, yazdığı mektupla Erdoğan'ı ikinci plana itti. Çünkü artık Erdoğan'ın bu süreçten geri adım atamayacağının farkında. Zaten Öcalan'ın "sızdırılan" BDP'lilerle yaptığı görüşmesinde de "süreç tıkanırsa 40 bin kişiyle halk savaşı başlatacağız" tehditini savurmasının sebebi buydu. Öcalan artık yeni süreçte sadece PKK'nın değil, Erdoğan'ın da yol göstereni olacaktır. Diyarbakır şovunun yarattığı bir diğer portre ise, PKK'nın ve Öcalan'ın devlet desteği ile meşrulaştırılmış olması. Zaten en başından beri devam eden açılım süreçleri, toplumda "Kürt eşittir PKK" ya da "Kürtlerin verilmemiş haklarını PKK alıyor" algısı oluşturmaktan başka hiçbir şeye yaramadı.

Öcalan'ın mektubundan dikkat çeken noktalar:

  • Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor.
  • Bugün artık yeni bir Türkiye'ye, yeni bir Ortadoğu'ya ve yeni bir geleceğe uyanıyoruz.
  • Bugün yeni bir dönem başlıyor. Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor.
  • Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.
  • Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır.
  • Yeni mücadelenin zemini fikir, ideoloji ve demokratik siyasettir, büyük bir demokratik hamle başlatmaktır.

"Ortadoğu halkları uyanıyor" vurgusu çok önemli. Çünkü kendisine ve peşindeki kitlelere çizdiği yeni yol da tıpkı onların yolu olacak. Yani hedef Arap Baharı gibi bir Kürt Baharı...
Yeni bir Ortadoğu dediği ise, bizim yıllardır bas bas bağırdığımız Büyük Ortadoğu Projesi'nden ibaret.
"Silahlı unsurların sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir" diyor dikkat edin, "silahları bırakın" demiyor!
"Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır" diyerek, Cumhuriyet'le 90 yıllık hesaplaşmanın galibi olduklarını ve ikinci maça hazırlanmaları gerektiklerini örgüte bildiriyor.

Bugün Öcalan'a yeni döneme geçilmesi gerektiği emrini verenler, 2003 yılında AKP'ye 'İkiz Yasalar'ı meclisten geçirtenlerdir. Bu adım adım işleyen bir süreç. "Bugün canım sıkıldı, PKK'lılar sınır dışına çıksın yarın geri gelsin" süreci değil. Bakın, 'İkiz Yasalar' sayesinde artık bu topraklarda yaşayan ve kendisine halk dedirtmiş her kitle, bu ülkede isyan başlatma, yasa tanımama hatta toprak talep etme hakkına sahip hale gelebilir.


İKİZ YASALAR


“1. Madde:

Halkların Kendi Kaderini tayin hakkı

            1.Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

            2.Bütün halklar uluslar arası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslar arası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz.

            3.Kendini yönetemeyen ve vesayet altındaki ülkelerden sorumlu olan devletler de dahil bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderinin tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler Şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.

2. Madde:


 Sözleşmenin iç hukuka uygulanması ve ayırımcılık yasağı

            1.Bu sözleşmeye taraf her devlet, gerek kendi başına ve gerekse uluslar arası alanda özellikle ekonomik ve teknik yardım ve işbirliği vasıtasıyla bu sözleşmede tanınan hakları mevcut kaynakları ölçüsünde giderek artan bir şekilde tam olarak gerçekleştirmek için, özellikle yasal tedbirlerin alınması da dahil, gerekli her türlü tedbiri almayı taahhüt eder.

            2.Bu sözleşmeye taraf devletler, bu sözleşmede beyan edilen hakların ırk, renk, cinsiyet, dil,din, siyasal veya diğer bir fikir,ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet,doğum gibi her hangi bir statüye göre ayırımcılık yapılmaksızın kullanılmasını güvence altına almayı taahhüt ederler.

            3.Gelişmekte olan ülkeler, insan haklarını ve ulusal ekonomik durumlarını dikkate alarak, bu Sözleşmede tanınan ekonomik hakları vatandaş olmayan kişilere hangi ölçüde tanıyacaklarına karar verebilirler.”




PKK BİTECEK SANMAK

PKK bitmiyor, meşrulaştırılıyor. PKK zaten kendi içerisinde yok olmayı kabul etmez. Çünkü nihai hedefi, ileride kurulacak Kürdistan devletinin silahlı gücü olmaktır. Bugün adı örgüt olur, yarın ise silahlı kuvvetler. Hadi diyelim kendileri yok olmayı kabul etti. Bu kez patronları (!) İsrail ve ABD buna izin vermeyecektir.

Neden mi?

Çünkü İsrail'in geleceği, kurulması planlanan geçici devlet yani Kürdistan'a bağlı. "Vaadedilmiş topraklar" hedefine ulaşabilmek için öncelikli olarak Irak'ın kuzeyini Kürtlere teslim eden ABD, daha sonra bunu Suriye, İran ve son olarak da Türkiye'ye sıçratmayı hedefliyor. Irak'ta zor da olsa bu planı başardılar, kabul. Ancak Suriye'de büyük bir "çuvallama" söz konusu. Şimdiye kadar çoktan Suriye'nin kuzeyini parçalayıp Kürdistan Bölgesel Yönetimi Vol. 2 ilan etmiş olacaklardı planlarına göre... Ama her şey kağıt üzerindeki kadar kolay değil görüldüğü üzere.

ABD, Diyarbakır merkezli Kürdistan devletini (İkinci İsrail) kurana kadar bu süreci öyle ya da böyle devam ettirecektir. Ancak tarih bize şunu gösteriyor ki, ABD plan/program konusunda hiç de başarılı değildir. Vietnam, Afganistan, Irak... Buralarda başarıya ulaşamayan projelerin mimarları, Türk toprakları için çok daha büyük projeler hazırlamalılar. Böyle Diyarbakır merkezli gövde gösterileri, uzun süredir gaflet uykusunda olan bu halkı uyandırmaktan başka hiçbir şeye yaramaz. Çok yakın zamanda bunun farkına varacaklar.

Bugün yaşadıklarımıza bakın ve dönüp tekrar Ergenekon, Balyoz, Oda TV davalarına bakın. 30 bin kişinin katilinin barış güvercini haline getirildiği bu ülkede, bir yandan da vatanseverler bir tane bile delil bulunamamasına rağmen hapislere tıkıldı, müebbet yağdırıldı. Hepsi bu süreç içindi. Bu ülkenin direnç noktalarını birer birer yok ettiler. Küresel çetelerin verdiği emirler doğrultusunda tüm vatanseverleri içeri tıkan AKP hükümeti ve onun destekçileri şimdi oturup kara kara düşünsün, "biz ne yaptık" diye. "Ülkeyi ne hale getirdik, neden buna izin verdik" diye düşünsün. Bugün toplum bunun travmasını yaşıyor. AKP'ye sırf "müslüman adamlar, bunlardan zarar gelmez" diyerek oy veren büyük bir kitle bugün travma yaşıyor. Onların sinirleriyle oynanıyor. Kaldıramayacakları şeyler izlettiriliyor. Şeref, namus, ahlak, vatanseverlik... Bütün duygularıyla, bütün hisleriyle dalga geçiliyor ve karşılarına da medya sayeside "barış, özgürlük, demokrasi" kelimeleri ile duvar örüyor, susturuyor. Bu, toplumu konuşamayan fakat içinde fırtınalar kopan, patlamaya hazır bomba haline getiriyor. Bu, iç savaşın birinci adımıdır, yani psikolojik altyapısıdır.



Yeter particilik yaptığınız, artık şapkanızı çıkarıp önünüze koyun ve iyi bi' düşünün...

4 Mart 2013 Pazartesi

İç Savaşa Sürüklenen Türkiye / İmralı tutanaklarındaki acı gerçek

Merhaba yüzde 90’ı milliyetçi geçinen kamiller. Acun’un programlarından kafanızı kaldırdıysanız, biraz da ülke gündemine bakalım.

En son söylemem gerekeni ilk başta söyleyeyim de daha vurucu olsun; Türkiye, tarihindeki en büyük tehlike ile karşı karşıya. Bu tehlike belki de Kurtuluş Savaşı’ndan daha tehlikeli bir sürecin içerisine itilmemizden kaynaklanıyor.

Başbakan, bir yandan büyük çoğunluğu milliyetçi olan ülkede milliyetçiliğe saldırıp, bir yandan “barış” diyedursun, ülke gündeminin İmralı olması kadar acı bir noktaya geldik.

İmralı görüşmeleri ile başlayan süreçle birlikte son dönemlerde herkesin ağzında dolaşan bir kelime var; barış! “Neyin barışı aga bu?” diye soran da yok. Bu ülkede savaş çıktı da haberimiz mi yok? Dikkat etmeniz gereken tehlikeli bir “dil” var. Soğuk savaş döneminden sonra “barış, özgürlük, terör, insan hakları” kelimeleri ile bir “üstü kapalı” saldırı dili türetildi. Küresel güçlerin ve onların kalemşörlerinin sürekli ağzında bu kelimeler… Kim sürekli “barış” diyorsa oturup düşünün. Kesin o konuda bir bit yeniği vardır. Şu an içinde bulunduğumuz süreç de tam anlamı ile budur.

Erdoğan’ın birkaç yıldır süren açılım sürecinde kullandığı dile dikkat edelim. Alt kimlik-üst kimlik açıklamaları ve o günden beri süregelen “36 etnik grup” vurgusunun ayrıştırıcılığı bir yana dursun, bir de şu açıklamalara bakalım:

VARAN 1: “KÜRT SORUNU” MU? YOKSA “PKK SORUNU” MU? SORUNSALI
Yıl 2002: “Var diye inanmayacaksın. Sorun yok diye inanacaksın. Sorun var diye inanırsan sorun olur. Sorun yok dersen sorun ortadan kalkar. Biz diyoruz ki, bizim için böyle bir sorun yok.”
Yıl 2005: “Kürt sorunu benim sorunumdur”
Yıl 2009: “Buna ister “Kürt sorunu” deyin, ister “Güneydoğu” sorunu deyin, isterseniz son olarak adlandırdığımız “Kürt açılımı” diyelim, ne dersek diyelim bunun üzerinde bir çalışma başlattık.”
Yıl 2011: “Bu ülkede artık Kürt sorunu yoktur. Bu ülkede PKK sorunu vardır.”
Yıl 2013: “Tutturmuşlar şimdi bir Kürt sorunu diye, Millet Kürt sorunu diye bir şey tanımıyor. Vatan topraklarında asla ameliyata izin vermeyiz.”

VARAN 2: KÜRT SORUNUNDA MUHATTAP KİM?
5 Nisan 2012:Hükümet olarak terör örgütünü asla ve asla muhatap almayız, biz terör örgütüyle de asla masaya oturmayız, bunu herkes bilsin.”
27 Eylül 2012: “Terör örgütüyle mücadele ama siyasi uzantılarıyla müzakere dedik. Bakıyorsunuz bu partinin 9 milletvekili teröristlerle kucaklaşıyor, yanak yanağa öpüşüyor… Artık siyasi uzantılarla müzakere noktasında değilim.

VARAN 3: DOKUNULMAZLIKLAR VE İDAM KONUSU
3 Kasım 2012: “Şu anda birçok insanımız kamuoyu araştırmalarında “idam yeniden gelsin” diyor. Çünkü öldürülenin yakınlarının canı yanıyor.”
4 Aralık 2012: “BDP'nin hukuku, yasaları, hatta insani değerleri çiğneyen söylem ve eylemlerine daha fazla seyirci kalamayız. Bunun bedelini ödemeyecekler mi? Milletvekilliği bunun için zırh olamaz. Buna sessiz kalacak olursak halk bizi affetmez, Allah da affetmez.

VARAN 4: ERDOĞAN’IN ÇELİŞKİLİ MİLLİYETÇİ SÖYLEMLERİ
 26 Aralık 2010: “Değerli arkadaşlarım, benim milletimin dili tektir, bu Türk Milletidir…”
25 Mayıs 2011:Ben ne Tek dil dedim, ne tek din dedim. Hiçbir yerde benim böyle bir ifadem yoktur. Çünkü bunlar yalan makinesi.”
4 Mayıs 2012: “Biz tek bayrak tek millet dedik ama tek din demedik
5 Mayıs 2012:Tek dil değil, tek din dedik

Bu çelişkili açıklamalar, Erdoğan’ın planı-programı dahilinde değil muhtemelen. Söylemlerini kontrol edemediği için, sürekli ortaya çıkan çelişkiler, yeni sorunların temelini hazırlıyor. Bu da birilerinin ekmeğine yağ sürüyor olsa gerek. Çünkü Erdoğan’ın yaptığı milliyetçi çıkışlar, bazen Hitler’i aratmayacak noktaya geliyor ve sonra bir anda en baba sosyalistin atamayacağı adımları atmaya çalışıyor. Bu zaten kopma noktasına gelen Türk-Kürt ilişkilerini daha da pamuk ipliğine bağlı hale getiriyor.


Yıllarca "Kürt sorununu çözeceğiz" dediler ve şimdi muhatap olarak PKK ve Abdullah Öcalan'ı alıyorlar. Mantık bunun neresinde? Bu, toplumun bilinçaltına Kürt = PKK mantığını oturtmuyor mu? PKK'ya soğuk bakan Kürtleri de PKK'ya itmiyor mu? Hepsinden önemlisi, devlet olarak PKK'yı meşrulaştırmış olmuyor musun? Yarın bir gün, dünyanın hangi ülkesine bugün masaya oturduğun PKK'nın bir terör örgütü olduğunu kabul ettirebileceksin? Sen PKK'yı legalleştiriyorsun, "PKK ile barışı getireceğiz ama başkaları (CHP, MHP ve diğer milli kitleler) istemiyor" diyorsun.

İçinde bulunduğumuz sürece "Kürt sorununun çözümü" adını verenlerin, barış naraları atmaları, toplumun bilinçaltında "savaş var" algısını oturtmaktan başka hiçbir şeye yaramıyor. Bu toplum, ister inanın, ister inanmayın ama savaşa programlanıyor.

“BDP’lilerden hesap soracağız” ve “halk idamı istiyor” açıklamalarından bir ay sonra (-ki bu açıklamalar gerçekten de halkın büyük kesimini memnun etmiştir), Öcalan ile masaya oturmak akla mantığa sığacak şeyler değil. Erdoğan’ın bu ülkede yüzde 50’lik bir kitlesi var ve bu kitlenin zihnini sürekli bulandırıyor.
Geçtiğimiz birkaç ay önce, yazılarda altını çizdiğim bir konu vardı. Derin devlet, hükümet yetkilileri ve bunlara çanak tutan medya, Öcalan’ı toplum nazarında “lider” konumuna getirmeye çalışıyor ve utanmadan bunu yaparken “dini kullanmayı” da esgeçmiyordu. Belli ki bir şeyler hazırlanıyordu. Ben de yazılarımda bunları değerlendirip, ikinci açılım sürecinin kapımızda olduğunu ve bu sürecin sonunda “genel af” konusunun masaya yatırılmaya planlandığını dile getirmiştim. Zaten bunu az biraz düşünen herkes farketmişti.

*Konu ile ilgili yazılarım: Genel affa doğru / Genel affa doğru 2

Diğer bir saptamam ise, bu sürecin bir noktasından sonra işlerin çığrından çıkarılıp “barış” kelimesi ile pohpohlanan sürecin “Kürt Baharı”na dönüştürülmeye planlandığıydı.
BDP’lilerin Öcalan’la görüşme tutanakları Milliyet gazetesinde yayınlandı. Tutanakların tümünü burada yayınlamıyorum, sadece önemli cümleleri alacağım. İsteyen tümü rahatlıkla bulabilir. Hala okumayan varsa zaten siktirsin gitsin.

Öcalan’ın BDP ile görüşmesindeki bazı sözleri:
  •  Rejim değişikliği olacak.
  •  Felsefi ve örgütsel birikimimi PKK’yı hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum.
  •  AKP’yi 10 yıldır ayakta tutan benim.
  • Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011’de) PKK’yi bitireceğiz’ dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT’e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, ‘bu darbedir’ dedim. Ergenekon’dan farkı yok. Başbakan MİT’e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ’u kastetti) tutuklanması da budur.
  • MİT’i düşürseydiler. Türkiye’de tüm kaleler düşmüş olacaktı. Hakan Fidan tutuklansa, sonra sıra Başbakan’a gelecekti. Benim bu süreci canlandırmam, darbeyi engelleme sorumluluğu... Darbeyi önleyebileceğimi fark ettim ve süreci başlattım.
  • Süreç başarısız olursa ‘Apo öldü’ diyeceksiniz. Ben yokum. BDP ve PKK’nın beni kullanmasına izin vermem.
  • Ne ev hapsi, ne de af bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Şunu bilin ki bu hamlem komployu boşa çıkaracaktır. Ben komployu aşıyorum. Başarılı olursam, Ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışmıyorum. Yalnız, herkes bilmeli ki, ‘Ne eskisi gibi yaşayacağız, ne de eskisi gibi savaşacağız’.

Öngördüğüm gibi, bu sürecin sonunda Öcalan dahil tüm tutukluların serbest kalması planlanıyor. Bu yüzden “barış” sözcüğü herkesin ağzında dolaşıyor. Ergenekon tutuklulukları da teröristlerle birlikte serbest kalabilecek, plan bu.

Buna Öcalan inanmış gibi gözüküyor. Bana kalırsa, küresel güçler bu süreci nasıl önümüze sürdüyse, bu süreci öyle bir noktada sonlandıracaklar ki kendimizi bir anda iç savaşın içinde bulacağız. Zaten Öcalan’ın “Başarılı olamazsam halk savaşı olacak” dediği de bir anlamda bunun göstergesi. Yani önceki yazılarımda da belirttiğim üzere tıpkı Arap Baharı gibi tezgahlanan bir Kürt Baharı kapımızda…

Öcalan'ın "MİT'e darbe planlanıldığı" tespiti doğru. Öcalan'ın "son kale" dediği MİT'e operasyon yapanlar sizlerin de bildiği üzere cemaatin ekibiydi. Öcalan, cemaati açık tehdit gördüğünü dile getiriyor. Bu tutanaklardan sonra cemaatin yazarları da olabildiğince sert çıkışlar yapmış Öcalan'a... E destek veriyordunuz, "hayır sulhtadır" diyordunuz, "el etek bile öpülür"dü hani? N'oldu tatlım?

Bu tutanakların sızdırılması hükümete tehdit niteliğinde bana göre. BDP laf cambazlığı yapıyor ama durum gayet açık ortada. Sızdırma yapılacağı biline biline bazı şeyler konuşulmuş. Çünkü tutanakları dikkatlice okursanız, Öcalan sanki siyasi lidermişçesine "daha fazla özgürlük", "Anadolu'nun özgürleşmesi" gibi popülist söylemler kullanıp durmuş. Bunları toplumun karşısında söylersin de, BDP'lilerle konuşurken söylemezsin. Çocuk mu kandırıyorsunuz lan amına koduklarım? Tutanaklar sadece ve sadece Öcalan'ı "Kürt lideri" konumuna getirmek için hazırlanmış. Baksanıza, darbe önlüyor, iktidarı belirliyor, savaş çıkarabiliyor. Vay amına koyim be Rıfat abi.

Hükümet “barış” sözcüğü ile girdiği süreçte bir anda “Özgür olacağımızı göze al, geri adım atarsan savaş başlatırız” tehditi ile karşı karşıya kaldı. Erdoğan, kısa bir süre içerisinde ya ülkeyi iç savaşa sürükleyecek ya da Başkanlık Sistemi'ne geçebilirse, yeterli gücü elinde bulundurduğu için masaya oturdukları ile tek tek hesaplaşmaya başlayacak, o laf ettiği Esad'ın durumuna düşecektir ve bu da iktidarının sonunu getirecektir.

Ne yazık ki Türkiye, batı tezgahı ile adeta rehin alınmıştır. Eli kolu bağlıdır. Yeniden milli mücadele artık kaçınılmazdır.